İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan küresel ve bölgesel politik dengeler, Avrupa ve yakın çevresinde yeni savunma yapılanmaları ve ittifakların şekillenmesine neden oldu. Bu dönemde, Batı Avrupa ülkeleri ve ABD öncülüğündeki ittifaklar, Sovyetler Birliği tehdidine karşı ortak savunma konseptlerini geliştirmeye başladılar. Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi gibi yapılar, ekonomik ve siyasi uyumu sağlamanın yanı sıra savunma alanında da koordinasyonu zorunlu kılıyordu. Türkiye, bu süreçte Avrupa’nın güvenlik mimarisine entegre olmayı istemekte ve NATO’ya girişiyle bölgesel güç olma yolunda önemli bir adım atmaya hazırlanıyordu.
1950’lerin başında, Avrupa Konseyi’nde savunma meseleleri ve Avrupa ordusu kurulması tartışmaları yoğunlaşırken, Türkiye’nin NATO üyeliği ve Avrupa ordusuna katılım konuları ayrı bir önem kazanmıştı. İngiliz ve Amerikalı parlamenterler, Türkiye’nin bölgesel güvenliğe katkısını vurgularken, Türk heyetleri de Avrupa’nın bütünleşik savunma politikasına aktif katılım talebini dile getiriyordu. Bu gelişmeler sırasında, Türkiye, hem askeri hem de ekonomik açıdan NATO’nun hayati bir parçası olmak istiyordu. Aynı zamanda, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumu ve Boğazlar üzerindeki kontrolü, Batı açısından büyük bir önem taşıyordu. Dolayısıyla, Türk politikası, bölgesel tehditlere karşı güçlü ve bütünleşmiş bir savunma sisteminin parçası olma yönünde kararlı ilerliyordu.
Bu süreçte, Avrupa ordusu ve NATO politikaları çerçevesinde çeşitli ülkelerin tutumları ve kararları da şekillenmeye başladı. Fransa’nın, Avrupa ordusunun kurulmasına dair girişimleri ve Türkiye ile Yunanistan’ın katılımına ilişkin tartışmalar bu dönemde yoğunluk kazandı. Fransa’nın Avrupa ordusu kurma konusunda aldığı olumsuz tutum ve çeşitli ülkelerin NATO’ya entegrasyon sürecine yaklaşımı, bölgedeki güç dengelerini etkiledi. Öte yandan, Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılması, bölgesel güvenlik ve entegrasyon açısından dönüm noktası oldu. 1952 yılında, Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği kabul edilerek, bölge ülkelerinin güvenliği güçlendirilmiş ve Sovyetler Birliği karşısında caydırıcılık artırılmış oldu. Bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel ve küresel savunma politikalarında yeni bir dönemin başlangıcını simgeledi.
